26 Şubat 2012 Pazar

günlerden Söndag

günler nasıl geçer, gideer ve tam altı ay nasıl biter.. temalı yazımla karşınızdayım bugün.
 
Bugün günlerden Söndag yani İsveç'in yok sandığı gün.
Hani biz pazarları gezeriz,hani toplanırız, hani cafeler dolar taşar, hani yer bulamayız ya, heh işte burda da pazarları yer bulamıyoruz, çünkü  heryer kapalı :)

Peki burda bir hafta nasıl geçer,

pazartesi ve salı evde geçer okulda uğraşcak çok şey vardır,kütüphane full'dür, kesin bikaç güne bi teslim ya da ödev vardır,herkes çalışkandır,yeni hafta başmalıştır, dışarı çıksan da en son otobüs 23.40'tadır, zaten açık olan yerler de genelde o saate kadar kapanmıştır

çarşamba akşamları common room'da buluşulur,sonra Playbar'a gidilir, playbar burda haftaiçi açık olan nadide bardır, ama erasmuslu öğrenciler buluşup gitmese bence orası hep boştur, yine sarhoş on tane isveçli dışında kimse yoktur, müzikler her hafta aynıdır, onbeş kişi gitsen o küçük bar bi anda hınca hınç dolu, eğlenceli bi bara dönüşür, eğlenmeye niyetin varsa eğlenirsin yoksa bir zulümdür.

perşembe okula uykusuz gidilir ama burda dersler hep erkendir, erken başlar erken biter, sonra eve gelinir biraz uyunur, akşam common roomda buluşulur Fox&Anchor'a gidilir, perşembe akşamları burda karaoke günüdür. eğlence gecenin ilk ışıklarına kadar sürer, kül kedisi gibidir, saat 01.00 oldu mu kapanır, sen tam eğlenmeye başlamışken hevesin kurağında kalır, Fox&Anchor hep doludur,İsveçliler karaokeye gelir,eğlenir de eğlenir, o gün gene tabiki isveçliler sarhoştur.

cuma tüm isveçlilerin eğlenme günüdür, burda en çok cuma eğlenilir. cuma günü herkes  elinde şıngır şıngır mor Systembolaget poşetiyle eve döner-systembolaget burda %2.5 oranından fazla içki satabilen tek yerdir-  akşam öğrenciler tabiki yine common roomda buluşur, zaten mutlaka bi etkinlik vardır,ya ispanyol günüdür,ya doğumgünüdür,ya da hiçbişey yoksa o gün cumagünüdür diyerek sınırsız içilir,

barlara burda gece oniki-birden önce gidilmez, illa o saatte gidilip o uzun giriş kuyruğu beklenir,cuma Sliver günüdür,isveçliler sabittir,kuralcıdır,günlerden cumaysa öncesinde nereye gidersen git gece Sliver'a gelinir.sırada hep kavga çıkar,çünkü isveçliler o saatte zaten ayakta duramamaya başlar ve mutlaka ya önündekine ya arkasındakine sataşır, kızlar bi anda çirkefleşir, o güzelim, sakin, mutlu hep gülen güzel gözlü sarı kızların içinden HULK çıkar, cevap verirsen eliyle seni iter , genelde susarsın hatta onlardan kaçarsın.


Sliver mekan olarak güzeldir,lükstür, büyüktür, renklidir, müzikler son dönemin hitleridir, süper diildir,ama başka şansın yoktur. dans pistine indiğin anda bi anda itilip kakılırsın, sarhoş isveçlilerin arasında kaybolman, ordan oraya savrulman muhtemeldir, o yüzden tavsiyem süründen ayrılmaman gerektiğidir, ne zaman ayrılsan kurtlar feci şekilde devrededir, isveç erkekleri gündüzleri çok kibar ve utangaç geceleriyse sarhoş,utanmaz ve ısrarcıdır. ee günlerden cumadır ve tabiki onların da içine hulk kaçmıştır.

Sliver 3'e kadar açıktır,sonra ya kebabçı-pizzacıya gidlir yada son otobüse yetişilir,tercih sizindir, son otobüs zaten babamın otobüsü gibidir, içersi cümbüştür, şarkılar söylenir.
cuma geceleri üç parttan oluşur. pre-party, party, after-party. Sliverdan sonra otobüste herkes birbirine "comeeonn afterparty" der, isteyen gider, benim bünyem kaldırmaz ama o partilerde de artık cuma gecesi sonuna kadar kullanılır,illa birinin odasında toplanılır,geriye abuksubuk fotograflar kalır.

cumartesi gezme günüdür,akşam yine içme günüdür,insanlar cuma kadar eğlence coşkulu değildir ama ben burda cumartesileri severim en çok, günlerden Statt günüdür, Statt, Karlskrona'nın diğer barıdır,cuma gününün o popüler sliver'ının o gün yüzüne bile bakılmaz bu sefer herkes Statt kuyruğundadır, statt daha iyidir, üç ayrı müzik alternatifi vardır, sıkıldıkça içinde gezersin,yine herkes sarhoştur, üstüne isveçli düşmesi muhtemeldir, statt wc ve vestiyer kuyruğu hep olaylıdır, kızlar burda darmadağındır,genelde çarpa çarpa ite kaka yürürler.3'te gece biter, babamın otobüsüne binilir, otobüste ayaklarını tepeye diken sarhoş kızlar, yere oturan sarhoş erkekler ve uyuyan sarhoş gençler vardır, otobüste yine şarkı söylenir ama burda hiç kavga çıkmaz,kimse de şşt uyuyoruz susun demez, cumartesi bitmiş, içlerindeki canavar gitmiş, normal isveçli olmaya karar vermişlerdir.

ve Söndag, ve bugün.. pazar, heryeeer kapalıdır, yanlışlıkla gündüz iki'den sonra çıkarsan sen uyurken herkes burayı terketmiş zannedersin. pazar herkes evindedir, bahçeler sulanır, o filmlerde gördüğümüz sahneler canlanır,evde huzur günüdür pazar, burda evlilik yoktur ama sadıklardır, sevdin mi hemen yüzük takılır,çocuklar yapılır ama düğün dernekle uğraşılmaz burda.

burda pazartesi değil pazar sendromum var, başlamak zorunda olduğum ödevlerim var, ama sırf başlamamak için soft müzikler açıp, yüzüme maske yapıp, film izleyip oturup pasta yapıyorum. ve söndagları kendime huzur günü ilan edip bide spora gidiyorum... ama asla ders çalışmıyorum..
not: şuan boğazda olanlar ve hatta oturacak yer bulamayanlar, bulduğunuz an istanbulda bir pazar günü için şükredin ve benim yerime de bi çay için...

15 Şubat 2012 Çarşamba

geçen yıl bu zamanlar..




İsveç'e geldiğimden beri bunu duyuyorum "Geçen yıl bu zamanlar...." ee nasıldı? "dizimize kadar kar vardı", sence nasıldı ? "bence belimize kadar kardı", kaynak: yok
o yüzden bu yıl bir kaynak bırakmaya karar verdim ki seneye bu zamanlar.. kaynak göstererek yorum yapabilin diye. -evet kaynak önemli,evet tez yazıyorum :)

2012 aylardan şubat...
Bugün itibariyle ağaç dallarının üstünde bile bir karış kar var.
İlk defa aralıksız kar yağdı üç gündür burda, geçen yıl bu zamanlar insanlar kapı dışarı çıkamıyormuş soğuktan ama henüz o kadar soğumadı bu yıl bu zamanlar.

Buraya gelirken "gidipte donmamak var, donupta bulmamak var" diye vedalaşırken herkesle en çok korktuğum şey İsveç'te donmaktı, ama şansımıza İsveç son 250 yılın en sıcak kışını geçirmiş bu yıl.
Aralık güneşli, ocak romantik karlıydı, hatta o kadar romantik karlı ki uzun uzun yürürsünüz altında.

Sonra birgün denizin donduğunu gördüğümde çok heycanlandım, yaklaşıp yakından bakıcam gerçekten donmuş mu diye, hava güneşli, kış günü tabi soğuk ama normal bi kış havası, denize yaklaştıkça yüzümü hissetmemeye başladım, öyle bir soğuk geliyoki o denizden, alt tarafı cebimden telefonumu çıkarıp bir fotograf çektim, sonra ellerimi hissetmedim, öylesine bi soğuk, sonra korkarak okula girdim, camdan baktım herşey hala çok normal gözüküyo, güneşli, karsız bi kış günü. Beni artık kandıramazsın, bi daha o tuzağa düşmem. Zaten bi kerede gecesine aldanıp bisiklete binmişliğim var ki sonra bacaklarımı hissetmeyip,bir hafta da hasta yattım. Ama bidaha düşmem senin buz tuzağına, evet işte tam olarak hava durumu bu. karsız ama buzlu!



Baltık denizi dondu, ben "yok ben basmiyim o denizin üstüne, çatlar matlar" derken üstünden motosikletle karşı adaya geçen bi adamı ve bebek arabalarıyla üstünde dolaşan aileleri görünce içim rahatadı, bide tabi okul donmuş denizin üstünde kayalım diye paten vermeye başlayınca, dedim dahada bişey olmaz bana ve yürüyerek karşı adaya geçtim :)


Kış çocuğu olarak doğsam da soğukla aram hiç iyi değildir benim, soğuk havalarda saçımı bile zor toplarım, bi anda nursuz.huysuz.şuursuz bişey olurum ben ama buranın şimdilik uslu uslu yağan karını çok sevdim,şubata geldik ve hala bakımlıyım burdan anladım :)
 Bide neden burda kar sevdim bilio musunuz, çünkü kar simli, olabilir mi?Türkiye'ye dönünce bakıcam, orda da karlar simli mi? Her kar aslında simli midir yoksa burda temiz havadan dolayı mı bu simli kar?

şubat haberleri bu kadar,Hava durumunu sundum, şimdi söz sende Ali Kırca...

28 Ocak 2012 Cumartesi

Berlin dediler geldik...


Nedense Berlin'i hiç merak etmemişim bugüne kadar, Türkiye'de çok Almancı olmasından mı, Almanya'da çok Türk olmasından mı bilmiyorum ama Almanya bana hep soğuk geldi, Almanlarıda zaten sevmezdim buraya gelene kadar. ama farkettim ki bu Erasmusta en iyi anlaştığım erkeklerde kızlarda Alman, kısaca ben Almanları bildiğin seviyomuşum, ben bi Alamancıymışım adeta.
gezi planımızda da hiç Berlin yok, öyle birden bire oldu, geldik, beğendik, Spree Nehri ve Havel Nehirleriyle heryer kanal burda da.

1989 yılında duvarları yıkınca da şimdiki kimliğine bürünmüş Berlin. Berlin duvarının son kalan kısmı Batı Berlin’de Wedding mahallesi sınırında Ackerstasse ile Bernauner Strasse’nin kesiştiği köşede.

Berliner Dom'a gidip bi katedral daha görebilirsiniz mesela. İçindeki Prusya krallarına ait lahitler gerçekten güzeldi. Buraya Berlin Katedrali densede wikipedia beni düzeltti "içinde hiç bir zaman bir piskopos yaşamadığı için gerçek anlamda bir katedral değilmiş"

ünlü Aleksanderplatzı, şehrin heryerinden görülen 368 m. televizyon kulesi, eski yahudi mahallesi mitte bölgesi, ve tabiki türk mahallesi Kreuzberg gibi bi çok yer daha...


Berlin'de yolunuzu kaybetme ihtimaliniz yok, ikiyüz bin Türk yaşıyormuş, zaten bi süre sonra ben unutup Türkçe sormaya başladım onlarda gayet normal cevap verdiler, artık "vaaaay be vatanım, nerelerdensiniz siz" bile kalmamış, çünkü burda gerçekten herkes Türk.

Ve tabiki Pergamon Museum, sen gel bizim Bergama'nın hepsini sök, getir buraya, bizde Bergama'da bi taş, bi ot bulup bi tepeye oturup hayal kuralım, buralar heeep akropolmuş diye, sonra bütün heykeller, sütunlar burda sergilensin vaaay beee "en azından bi heykelimizi bile kurtarsam iyidir" diye söylene söyelene girdiğim müzeden, "adamlar haklı tabi canım" diyerek çıktım. Artık bilmiyorum, ben Alexander Conze'nin yalancısıyım, 1878 yılında bi gelmişlerki Bergamalılar o heykelleri eritip eritip kullanıyo, onlarda bu güzellik böyle yok olmamalı deyip başlamışlar çal(ış)maya. Ben inandım, böyle dahiane fikirler zaten hep bizden çıkmaz mı? (3921'e teşekkürler)

Berlin... gelişmiş,modern, büyük bulvarlı bi şehir işte, insanları garip, gençleri korkutucu, gece sokaklarında dolaşmak tehlikeli, biz Amsterdam'dan korkarken asıl korku filmi burasıymış, "bişey yapmaz bişey yapmaz" dedikleri sarhoşlarıyla, garip alman müzikli eğlence anlayışlarıyla -tamam felix haric-  gündüzü parlak gecesi ürkünç Berlin, beni korkuttun. Duvarlarını yıkmışsın ama adam olamamışsın Berlin :)

17 Ocak 2012 Salı

seneye yine Christmas'ı bekleriz...


Bi yer düşünün ki hep ışıl ışıl, ışıklı, sesli, müzikli, hem de bir aralık ayı ama birsürü insanlı...

Gezi listemiz uzun, elimizde liste, nerde ne yemeli?  (evet bu bi gurme turudur :)  Biz elimizde o upuzun listemiz hmm bide şu tatlı varmış buraya özgü diye gezecektik ki --- zaten her şehir bize hazırlanmış meğerse, meydanlara kurduklaarı christmas marketlerinde herşeyi bulduk, herşeyi yedik, içtik sonra biraz yürüdük yine yedik yine yedik.

Hediyeler, melekler, çam ağaçlarının arasında elindeki sıcak şaraplarıyla birbirine çarpmamaya çalışan mutlu insanlarıyla mutlu bi tatildi benim için.

Bu cümbüş bir ay kadar sürüyo, ona göre ayarlayın turunuzu, biz bilmeden istemeden  altı şehirde altı market gezdik on günde.

aa  zaman ben de "top üç xmas market" sıralaması yapayım :) 

1. sırada Kopenhaaaag. Kopenhag'taki christmas market Tivoli eğlence parkındaydı, tam bir masaldı,
Kalpten ağaçları, şekerden yapılmış çamağaçlarıyla süslü kocamaan bi market.


2-Berlin, en güzel tatlıları yediğim yer. Uzun bacaklı melekleri ve konserleriyle süper süperdi.


ve üç, Belçika, Antwerpdeki upuzuuuun caddelere kurulmuş birsürü küçük dükkana baka baka lunaparka gidiyosunuz, yani eğlence bitmiyor da bitmiyor.


Sadece 25 aralık akşamı heryer boş, karanlık, restoranlar kapalı, meydanlar insansız, herkes evinde ailesiyle noeli kutlarken biz de noeli kutlamayan bir restoran bulup orda yemek yiyebildik. 26 aralıkta noel masalımız bitti, marketler kaldırıldı ama bu seferde indirimler başladı, bütün mağazalarda fiyatlar %50'ye indi o da tabi biz kızlar için masal gibi bişeydi :)

Bu işte bi yanlışlık var, yurtdışına yılbaşı turları değil, yılbaşı öncesi turları düzenlenmeli, o marketlerdeki her şey her şey yenmelii... Hadi uzun bacaklı melekler lütfen, bi iyilik yapın da bana seneye christmasta yine yanınıza geleyim.. amin.

7 Ocak 2012 Cumartesi

Ben Amsterdam'dayken...


Amsterdam, ilk durağımız...
tabi Amaterdam uçağı için önce Karlskrona'dan Kopenhag'a gidiyoruz, erken gidiyoruz ki, tipik Kopenhag evlerine bakalm, kanalını gezelim. Oraya varınca Tivoli eğlence parkına bi girip çıkalım sonra Kopenhag'ı gezeriz diyereeek içeri bi giriyoruz- koca iki kız ordan çıkamıyoruz! Önceki yazıda dedim ya koca bi Christmas market, masal gibi rengarenk, şekerden ağaçlar bile var!

Tivoli'den çıkmak aklımıza gelmediği gibi bide en son birbirimize "dönmedolaptan nasolsa heryer gözükür" deyip dönmedolaba bindik öyle düşün, bende bak kanal şurası diye rehberlik yaptım başımız dönerken :) Sonra da koşa koşa havalanına yetişip Norwegian air'le  Amsterdam'a uçuyoruz ve hikaye böyle başlıyor.

Hava alanlarıyla ilgili anılarımız başka yazıda.. özge hangi havaalanlarını listeden sildi... az sonra!

Kime Amsterdam'a gideceğimizi söylesek tabiki önce bi korkuttu bizi, aman dikkat edin, orda ayık birini bulamazsınız dedi, uyuşturucu turizminin olduğu yerde size zorla esrar satmaya çalışırlar, yapışırlar dedi, ben de dedimki heralde bi anda  karanlık, mafyavari bi filmin içine düşücez ve iki kızın başına gelenleri izlicez.

Hayır Amsterdam'la ilgili kötü şeyleri unutun! Kimse zorla size esrar satmıyo, isteyen herkes içiyo, bu yüzden de genelde yüzünde kocaman bi gülümsemeyle dolaşan insanlar görüyosunuz, herkes mutlu :) ağır çekimde yaşıyorlar Amsterdam'ı. bütün duyuları da açık olduğu için benden daha iyi yaşıyolar kesin diyerek nerdeyse ben yapışcaktım onlara nasıl nasıl nasılsın diye? gördüğünüz Coffee shoplara da zaten kahve içmek için gitmiyosunuz, aman yanlış anlaşılma olmasın orda bi kahve yanında da kek yerseniz çıktığınızda sizde o gülen suratlardan biri olabilirsiniz :)

Amsterdam'da Iamsterdam kart almak çok mantıklı, havalanına iner inmez tourist informationdan alabilirsiniz, müzelere girişlerde, kanal turunda ve bütün ulaşımda bunu kullanacaksınız ama coffee shoplarda kek buna dahil değil üzgünüm :)



Amsterdam, Amstel ırmağının denizle birleştiği yerken doldurularak bir balıkçı köyü olmuş, şuanki Dam meydanında bi zamanlar teknelerin yüzdüğünü düşünsenize, Hollandalılar o zamanlar bilmeden dünyanın en güzel şehirlerinden birini yaratmışlar bide savunması olsun diye sokak aralarına kanallar açmışlar ki bir şehir bilmeden daha nekadar güzelleşebilirmiş diye! Bide kanalın çevresinde ince ince işlenmiş binalar, hepsini yaparken sanki ayrı ayrı düşünülmüş ama çatıya gelince yanındakinin aynısından yapılmış gibi düzenli, oranlı bi mimari.

Amsterdam deyince herkesin önünde yüz kişiyle omuz omuza fotograf çektirdiği IAMSTERDAM' ın tam orası Museum plein denen müzeler bölgesi, orda Rijkmuseum'daki eserlere ince ince işlenmiş eski eşyalara, heykellere bi de her yanına lale koyulan o eski vazoları görmeye gidilir.

Hele Van Gogh Müzesi! Van Gogh'un yıllar geçtikçe dahada kötüleşen psikolojisini yaptığı tablolardan takip etmek çok ilginç, zaten intihar ettiği yıllara yaklaştıkça donuklaşan gözleri ama hala umut arayan ışıkları görüyosunuz tablolarda, sonra intihar ediyor ve müzede bi mezar resmi, kesinlikle gidilmesi gereken bi müze. Peki Van Gogh'un resim yapmaya 27 yaşında başlamasına ne demeli, demek ki hala dünyaca ünlü bi ressam olabilirmişiz geç değilmiş, Van Gogh'un kardeşinden başka konuştuğu kimse yokmuş, sürekli ona mektup yazıyor, yaptığı tabloları bide karakalem mektubun bi köşesine çiziyor bunların hepsi de bu sergide sergileniyor, zaten 37 yaşında intihar ettiğini düşünürsek o 10 yılda yaptığı 200 eseri kardeşi toplayıp burayı Van Gogh müzesi yapyor, zaten hayattayken bu kadar değerli değilmiş tabloları, bazen bi öğün yemeğe bir tablosunu bile verirmiş, içim gitti, içim!

History Müzesi, belki Diamond müzesida gezilebilir ama çok vaktiniz yoksa kesinlikle yollarda yürümeyi tercih etmelisiniz bide gezerken elinize Chipsy King külah patateslerden alırsınız belki, Dam square'de gezebilir, ordayken de kendisine hiç benzemeyen Brad Pitt'i ya da gerçek bi Obama'yı görmeye Madamme Tousse'ye gidebilirsiniz.Bide Nine little streets dedikleri lalelerin satıldığı, peynirlerin tadıldığı sokaklar var unutma!

Nerede ne yenir yazmıyorum blogta (e bigün parasını verirlerse düşünürüz reklam almayı şöyle sağda bi özhakiki bursa iskender reklamı mesela fena olmaz:) uf yine iskender özledim.
çünkü insanlar şehri gezerken bi anda biyer görürler ve orda olmak isterler ama bu sefer Amsterdam'da gidilmesi gereken iki yeri açıklıyorum 1-kesinlikle Hard Rock cafe, dışardan gayet normal klasik bi hard rock kapısı, ama alt kata bi iniyosun kanalın içinde gibisin, sevdim, like!
2-Gaucho's Grill, bize tavsiye ettiler, bizde tavsiye edelim derken zaten dünyada böyle böyle zincir olmuş bi Arjentina steak restaurant, ben ki sadece hayatta kalmak için yiyenlerdenim, az, öz, hele gurme hiç değilim,ama buraya kefilim, ben tabağımı bitirdim :) 


Amsterdam deyince ilk akla gelen "Red Light District" konusuna neresinden başlayacağımı bilmiyorum bile, bunu beklemiyodum! Koca bi mahalle,üst katlara kadar vitrinli binalar, vitrinde kırmızı ışığın altında kadınlar ve onlara baka baka gezen insanlar! Gidip görmemek olmaz diye gidip, onların yerine kendim için için üzülüp, göz göze gelmemeye çalışarak geçtim işte ordan da, bu konudan tam burda çıkmak istiyorum. Onlara baka baka geçen yüzlerce insanın karşısında hissiz hissiz o süper manzaralı vitrinlerinden kanala bakıp hayal bile kuramıyolardır heralde... Yazı gittikçe duygusallaşıyor.
O zaman Van Gogh'un ölümüne yakın yaptığı dünyada en çok posteri satılan Çiçek açan badem ağacı tablosundaki sözüyle bitirir giderim bende

"Üzüntü sonsuza dek yaşar... "



14 Aralık 2011 Çarşamba

karanlık İsveç'in ışığı Lucia Day

Christmas bir aydır bekleniyo burda,herkesin evi ışıl ışıl, bahçeler, ağaçlar süslendi, tam bir aydır her evin penceresinde kocaman yıldızlar ve 7'li mumluklardan var, Noel Baba İsveç'te eşit davranmış, herkesin mumluğu ve yıldızları aynı olur mu? biraz büyüğü, biraz küçüğü, ya beyazı ya kırmızısıyla meğerse bugünü bekliyomuş Karlskrona. Lucia Day.


O mumların bir anlamı varmış, St Lucia'nın mumlarıymış onlar.
Aslında bir çok farklı hikaye var ama hepsinin sonu aynı, Lucia bir paganla evlendirilmeye çalışılıyor ama o kendisini tanrıya saklamak için kimseyle evlenmeden ölmek istiyor,ona verilen başlık parasını da ihtiyacı olanlara dağıtıyor ama inancı onu ölüme götürüyor.
Yakmaya çalışıyorlar olmuyor, mucizevi şekilde kurtuluyor, işkence yapıyolar, gözlerini oyuyolar ama o yinede görüyor hatta çoğu resimde Lucia elinde gözleriyle resmediliyor.En sonunda hançerle öldürülüyor.
Lucia, insanlara yardım ederken, iki elinide kullanabilmek için mumları kafasında taşıyor bu yüzdende "ışık" anlamına gelen Lucia Day, en karanlık olan gün, eski rumi takvime göre, en uzun gece olan 13 Aralık'ta kutlanıyor.

İsveç'te ve Norveç'te her şehir kendi Lucia'sını seçiyor ve seçilen Lucia'lar hastaneleri, bakım evlerini, okulları, kiliseleri ziyaret edip şarkı söyleyip insanlara bugünün özel kurabiyesi pekmezli Pepparkakor dağıtıyor (hmm heryerde heryerde olduğu için bende bunları yerken yazıyorum) Bide bu güne özel pudingler yada lapalar yapılıp kaselerden sadece birinin içine badem koyuyolarmış, onu bulan o yıl içinde evleniyomuş, ya da çok istediği bi dileği gerçekleşiyormuş.
İsveçliler temkinli insanlar,biz içli köftenin içine para koyuyoruz mesela, onlar badem. hiç bir şekilde kazaya mahal vermiyolar, geçen gün yerde kırılmış bi saksı gördüm ama kesin biri bilerek kırmıştır diye düşündüm, hayatta biyerden düşmüş olamaz, otobüsler bile sen yerine oturmadan kalkmıyo - evet ben aheste aheste yer bakıp, yavaş yavaş en sona yürürken ve herkes bana bakarken anlamalıydım- o yüzden her evde olan o geleneksel mumlar da tabiki elektrikli.

Karlskrona'nın Lucia'sı bizim okula da geldi, şarkı söyleyerek geliiiip, şarkı söyleyerek gittiii. Belinde kırmızı kurdelesi, bembeyaz kıyafeti bide kafasındaki mumdan tacıyla.

Akşamda merkezde saat kulesinin önünde toplanılıp, Lucia'nın yolunu simgeleyen mumlara bakıp yine şarkılar söylendi,yağmurlu ve soğuk bi Lucia günü! hem neden saat kulesinin orda toplanıp aynı şarkıları yine dinleyerek o mumlu yola baktığımızı anlamış değilim, Lucia bile yok aramızda ama sevgidolu İsveçliler sıcak elmalı şıra ve kurabiye dağıtıyorlar orda da.
Biz tabiki yabancılar herkesin yukardan baktığı o ışıklı yola inip mumların arasından yürüdük, hatta aramızdan daha da yabancılar mumları söndürerek yürümüşler ki ben görmedim görsem Lucia'ya saygımdan yeniden yakardım.



vee işte Karlskrona'nın Lucia'sı ve şarkısı...
bi anda bana dönüp üstüme doğru yürüyünce bi heycanlandım noluyo diye, kamerayı falan unutmuşum ama olsun blogta hizmette sınır tanımıyorum ve sizi şarkıyla başbaşa bırakıyorum





9 Aralık 2011 Cuma

özge'den basın açıklaması: ben erasmus değilim

Erasmusa geç kalan özge, yine de inatla gidecek mi? 90 doğumluların arasında zamanla yarışabilecek mi? İstanbuldaki yoğun tempodan sonra yeniden öğrenci olabilecek mi?? derken şaka maka tam üç aydır burdayım, bazen öyle zamanlar oluyo ki babanemin evi gibi oluyor burası zaman hiç geçmiyor - özür dilerim babane seninle bi ilgisi yok tamamen bayramlarla ilgili hassas bi konu- bazen de hemen geçiyor hiç anlamıyorum, bazen sabaha karşı uyuyorum uyandığımda yine karanlığı görüyorum mesela bugün saat 16.00'da hava kararmaya başlamıştı ve tepede dolunay vardı,  bazen de ondokuz-yirmiliklerin arasında buluyorum kendimi böle içimden bi abla çıkıyor, o zamanlarda en çok duyduğum laf " aa hiç göstermiyosun" oluyor, "neyi göster miyorum? ne var ki  göstercek alt tarafı "almost 30" demek istiyorum ama sonra bi duruyorum almost 30 mu - dur ya !

Facebookumda hergün çocukluk arkadaşlarımın isimleri değişiyor, soyadları uzuyor da uzuyor- soyadı iki kere değişen var öyle düşün :)
herkes bana "valla ne iyi yaptın ya gitmekle, ohh beee" diyor ama orda hergün düzenine düzen katıyor, hayır iyki gelmişim, üç buçuk yıldır aynı masada oturup, aynı işi yaparken birden bambaşka bi yerde bambaşka insanlarlayım, dünyanın öteki ucundayım ama sorunum şu ki ben-erasmuslu-olamıyorum! yani tam olarak olmuyo, her dakika  bi event var, herkes "i am in" diyor, bende "i am in" diyorum ama onlar kadar "in" olamıyorum. (bundan sonra yazıda erasmuslulardan onlar olarak bahsedilecektir)

iş yok, dert yok,kafam rahat, mutluyum, eğleniyorum... ama onlar kadar değil! bazen aynı şarkıda aynı ortamda aynı insanlarlayken ben hafif tebessümle hafif ritmde kımıldarken onlar resmen eller havada kahkahalarla danza kuduro yapıyolar, aramızdaki level farkı tabi alkolden de kaynaklanıyo olabilir ama sanırım yine de yaşla doğru orantılı bişey bu :)

bi de erasmuslu olmak için tek gecelik aşklar yaşayacaksın, kural buymuş, herkes birbiriyle çıkıyo sonra arda kalanlarda -artık da diyebiliriz:) birbiriyle çıkıyo, galiba öyle bişeyler oluyo, havada hep aşk kokusu var ama bi günlük, bi gün mü? neden dündü de bugün değil? bilmiyorum

yüksek dozda gençlerin arasında kalmış hissediyorum kendimi, yaşıtım eş dost buldum da onlarla takılıyorum, zaten bu kadar geç kalmışken şöle kırkımda falan gelseydim daha iyimiş valla, en azından "gençlerle gençleşiyorum canııım" derdim de danza kuduro öğrenirdim.

kısaca bu bir basın açıklamasıdır: ben erasmuslu değilim, okumaya geldim, gidicem.. ya da şöyle de diyebiliriz bi arkadaşa bakıp çıkıcam saygılarımla..